TUTUKLU ÖĞRENCİLERLE DAYANIŞMA İNSİYATİFİ

                   TUTUKLU ÖĞRENCİLERLE DAYANIŞMA İNİSİYATİFİ

 

Devletin, toplumsal muhalefeti bastırmak için hukuku bir araç olarak kullanması ilk kez karşılaştığımız bir durum değil. T.C. tarihi boyunca Takrir-i Sükûn Kanunundan 12 Eylül döneminin disiplin yönetmeliklerine kadar pek çok hukuki enstrümanın, diğer propaganda araçlarının da desteği ile muhalefeti sindirmek veya muhalefetin ortaya çıkma koşullarını ortadan kaldırmak için kullanıldığına tanık olduk.  İçinde bulunduğumuz dönemde ise bu görevi Terörle Mücadele Kanunu (TMK) üstlenmiş durumda. 1991 yılından beri hayatımızda olan bu kanun, AKP iktidarı döneminde 2006 yılında TMK’da yapılan değişiklik birlikte, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamına giren ve belki daha da önemlisi gündelik yaşama içkin birçok fiilin güvenlik birimlerince ve yargı organlarınca suç olarak değerlendirilmesinin kapısını açtı.

Bu dönemde devletin muhalefeti bastırma politikalarını uygularken kullandığı ”Terör” kavramının kendisi zaten bir takım sorunlar içermekte ve terörün TMK’daki tanımındaki muğlâklık, yasanın uygulanma alanını ziyadesiyle genişletmektedir. Yapılan değişikliklerle,  pek çok olağan eylem/etkinlik örgüt üyeliğinin alameti haline getirilmiş, temel hak ve özgürlüklere dair pek çok güvencenin ihlalini meşrulaştıran, gündelik hayatı bir suç mahali haline getiren, genelleştirmeye ve keyfiliğe davetiye çıkaran bir zemin oluşturulmuştur. Özellikle TMK’nın 7. maddesi (b) bendiyle getirilen, “Terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde, örgüte ait amblem ve işaretlerin taşınması, slogan atılması veya ses cihazları ile yayın yapılması ya da terör örgütüne ait amblem ve işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi” şeklindeki suç tanımı bu keyfiyete kapı aralayacak bir yasal gramer yaratmıştır. Yine, bu suçun, dernek, vakıf, siyasi parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde, öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında işlenmesi halinde cezanın ağırlaştırılacağına dair hüküm, doğrudan ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlanmasının hedeflendiğini göstermektedir. Öte yandan, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in 26.12.2012 tarihli açıklamasında bütün bu alanları kapsayacak şekilde “terörün arka bahçesi” ifadesinin kullanılması, yeni düzenin yalnızca yasalarla değil, aynı zamanda hükümet politikalarıyla desteklendiğinin çok açık bir kanıtı olarak görünmektedir.

Bu yasal gramerin, hükümet politikasına uygun biçimde yorumlanması işi de, Haziran 2004’te kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yerine kurulan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ne (ÖYM) verilmiştir. ÖYM’lerin, DGM’lerin devamı niteliğinde olduğunu anlamak için, DGM’lerin kaldırılmasına dair Kanunun, bu mahkemelerde görev yapan hâkim ve savcıların ÖYM’lerde belirli bir süre göreve devam edeceğini düzenleyen geçici 2. maddesine bakmak yeterlidir. 

Bu süreç içerisinde Ergenekon, KCK, Balyoz, Devrimci Karargâh gibi kamuoyunun yakından takip ettiği davalar, muhalifleri keyfi ve inandırıcılıktan yoksun gerekçelerle toplumsal hayattan çekmede birer şemsiye işlevi görmektedirler. Hukuka aykırı olarak elde edilen delillerle, kolluk fezlekelerine dayanılarak savcılarca hazırlanan iddianameler kabul edilmekte ve mahkemeler neredeyse her zaman tutuklu yargılama yolunu seçmektedirler. , Bu davalar kapsamında tutuklanan insanların sayısı binlerle ifade edilmektedir ve bu durum tutukluluğun tür politik rehin alma aracı haline geldiği izlenimini yaratmaktadır. Tutuklananlar arasında, milletvekilleri, belediye başkanları, parti yöneticileri, insan hakları savunucuları, akademisyenler, gazeteciler gibi yaptıkları çalışmalar çok açık ve göz önünde olan insanlar da bulunmaktadır. Bu tablo, devletin birilerini şüpheli ilan etmede ve özgürlükleri kısıtlamada ne kadar keyfi davranabildiğini göstermektedir.

 

Tutuklama kararı verilebilmesi için gereken kuvvetli şüphe, kaçma şüphesi ve delilleri karartma ihtimali gibi unsurlar, hiçbir somut olguya dayanmadan ve gerekçe gösterilmeden var kabul edilmektedir. Boyundaki poşu, evdeki ders notları, kitaplar, su faturaları, gidilen toplantılar ya da kokteyller, anmalar, verilen dersler, yani gündelik yaşam pratikleri artık “delil” sayılmakta, Telefon görüşmelerinde ve e-posta yazışmalarında geçen bazı kelimeler, emniyet görevlilerinin kendilerince oluşturdukları kriminal bir dilde, örgüt görüşmesi olarak değerlendirilip, suç unsuru haline getirilmektedir. 

Bu delillerle tutuklanmasına karar verilen insanlar sonu belli olmayan bir yargılama sürecinin içinde kaybedilmeye çalışılmaktadır. Davaların zaten uzun sürdüğü bu ülkede, bu tür delillerle ve ”terör” isnadıyla tutuklananlar, bir de 6-7 ay haklarındaki iddianameyi beklemek zorunda bırakılmaktadır. Aslında bir vesileyle “içeri alınan” bu kişiler hakkında, bu süre içerisinde delil üretilmeye/suç bulunmaya çalışılmaktadır. Öte yandan bazı davalar, anadilde savunma yapma hakkının tanınmaması nedeniyle tıkanmaktadır. Uzayan soruşturma ve yargılama süreçlerinde dosyaların gizli tutulmasına karar verilmekte ve bu şekilde sürecin mağdurlarının itiraz edebilecekleri somut noktalardan mahrum kalmaları sağlanmaktadır. Üst mercilere yapılan başvurular yanıtsız kalmakta; tutukluluk halinin devamına ya da disiplin cezalarına ilişkin itirazlara, tutulma koşulların iyileştirilmesine yönelik taleplere karşı verilen gerekçesiz kararlar keyfiliği arttırmaktadır

 

Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki, mesele hukuki bir sorun olarak görünse de, sorunun kendisi politik bir sorundur. Devlet, medya ve sermaye, T.C. tarihinin her aşamasında olduğu gibi işbirliği içerisinde, iktidarlarını pekiştirecek ve muhaliflerini ortadan kaldıracak bir operasyon yürütmektedir. Yargı, burada sadece mevcut politik iradenin aldığı kararları uygulayan bir kurum işlevi görmektedir.  Ve “terör”, bu süreçte kamuoyu yaratmak, bütün bu keyfiyeti meşrulaştırmak için kullanılan anahtar kavram haline gelmiştir.  

 

Devlet, başta eğitim kurumları olmak üzere tüm ideolojik aygıtlarını ve medya dâhil tüm propaganda araçlarını da ihtiyaçları doğrultusunda sürekli revize ederek yönlendirmektedir. Devlet, “soruşturma,” “gözaltına alma,” “tutuklama” gibi yöntemleri üzerinde uyguladığı herkesi, kriminalize ederek teşhir etmeye ve bu suretle bütün toplumsal muhalefete gözdağı vermeyi amaçlamaktadır. Ne yazık ki toplumun büyük bir kesiminin bu mekanizmaları yeteri kadar sorgulamaması ve yaratılan korku iklimiyle birlikte, bu süreç başarıyla işlemektedir.

 

Burada kabaca özetlediğimiz bu stratejilerin hedefindeki gruplardan biri de dinamik bir siyasi özne konumundaki öğrencilerdir.   Kamuoyuna ve basına yeni yeni yansımaya başlamışsa da, özellikle son bir yıl içerisinde ürkütücü boyutlara varan gözaltı ve tutuklama dalgasının önemli kısmı üniversite öğrencilerini hedef almıştır. Kimi zaman çeşitli protestolar, toplantılar, basın açıklamaları gerekçe gösterilerek, kimi zaman da hiçbir gerekçe gösterilmeksizin,  ilgili öğrencilerin etnik kökeni baştan “delil” kabul edilerek pek çok üniversite, lise veya dershane öğrencisi, somut delil bulunmaksızın gözaltına alınmaya ve tutuklanmaya başlanmıştır. Tutuklamalar Türkiye’de politik hareketliliğin yoğun olduğu; Ankara, Diyarbakır, İstanbul, İzmir, İzmit, Van gibi şehirlerde yoğunlaşmıştır.

 

Tutuklu öğrenciler, tutukluluğa mahsus bütün bu hukuki uygulamaların yanı sıra, sınavlara girebilmek için bir şehirden diğer şehre nakledilmelerinin gerekmesi halinde nakil masraflarını ödemek zorunda bırakılmakta, ders notlarına erişememe ya da geç erişme gibi uygulamalarla ya da çoğu zaman, yargılama sürecinden bile önce suçluluklarını ilan eden disiplin soruşturmaları ve cezalarıyla eğitim hakkı ihlalleriyle de yüz yüze bırakılmaktadır.

 

Elbette ki memurundan akademisyenine, işçisinden gazetecisine, esnafından öğrencisine bu politik sürecin muhatabı olan kişiler arasında önem ve öncelik sıralaması yapmak mümkün değildir. Ancak  bu noktada öğrencilerin özel olarak ele alınmasını gerektiren şey, bu kişilerin devletin keyfi şiddeti karşısında çok daha kırılgan bir zeminde durması, ekonomik açıdan başkalarına bağımlı halde bulunması, pek çok toplumsal güvenceden yoksun olmasıdır. Hepsinin yanında, politik kimliğini inşa sürecinde bulunan bu kişilere yapılan bu muameleler diğer öğrenciler üzerinde çok daha fazla etki yaratmakta, devletin korku tohumlarının kişilerin benliğine iz bırakacak biçimde ekilmesine yol açmaktadır.

 

Devletin yerleştirmek istediği düzene uygun insanlar olmayı reddeden, başkaca bir politik görüşü benimseyen, sorgulayan, tepki gösteren kişilerin, toplumsal hayattan uzaklaştırılmaya çalışılması kabul edilebilir bir durum değildir. Bu noktada,  üniversitelerin, statükonun korunması yolunda en önemli aktörlerden birisi olması, akademinin bu duruma sessiz kalması öğrencileri daha da yalnızlaştırmaktadır.

 

Bu tablo karşısında bizler, Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi olarak, kimin ne zaman hangi suçla tutuklanacağını bilemediğimiz, tutukluluğun pervasızca bir yıldırma/korkutma/tasfiye etme aracı olarak kullanıldığı bu siyasi iklimde, ne zaman son bulacağı belirsiz bir şekilde ”içeriye alınmış” olanlarla dayanışmak adına bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bu sürece somut ve elle tutulur bir noktadan dâhil olmak adına,  özellikle sessiz ve yalnız bırakılmış olan tutuklu öğrencilerle dayanışmak; bu öğrencilerin haklarındaki yargılamalar, tutulma koşulları ve eğitim durumlarıyla ilgili sorunlarının kamuoyuna duyurulması ve çözümü için onlara destek olmak istiyoruz. Bu çabayı büyütmek isteyen herkese açık olan bir inisiyatif olmasına gayret ediyoruz.

 

İnisiyatif olarak, politik sebeplerle, haksız ve açıkça ölçüsüz biçimde tutuklanan ve mevcut terörle mücadele düzeninin ötekileştirmeye çalıştığı öğrencilerle dayanışmayı; bu öğrencilerin toplumdan dışlanmasına ve marjinalleştirilmesine karşı çıkmayı amaçlıyoruz. Bu doğrultuda, davaların takip edilmesi, iddianamelerin incelenmesi, ihtiyaç duyanlara elimizden geldiğince hukuki destek sağlanması, tutuklu öğrencilerle ilgili medya çalışmalarının yapılması, kamuoyunda farkındalık yaratılması için çeşitli kampanyalar yapılması, öğrencilerin yürüttüğü kampanyalar arasında koordinasyonun sağlanması, uluslararası destek sağlanması, AİHM’ye başvurularda bulunulması gibi çalışmalar yürütüyoruz. Ve katkıda bulunmak isteyen herkesi bu süreçte yer almaya çağırıyoruz.

 

Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi’nin talepleri:

 

1.      Terörle Mücadele Kanunu ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri kaldırılmalıdır.

2.      Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 100. maddesi, Anayasa ve Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalara uygun olarak yeniden düzenlenmelidir.

3.      CMK’nın 250 ila 252. maddeleri kaldırılmalıdır.

4.       Türk Ceza Kanunu’nun 220. ve 314. maddeleri, TMK’nın birer uzantısı gibi uygulanmalarına son verecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. 

5.       Kamu kurumu olan üniversitelerin veya emniyet birimlerinin ziyaret edilmesi suretiyle belirli aralıklarla kontrol amaçlı imza yükümlülüğünün getirilmesi gibi adli kontrol ve benzeri tedbirlerin tutukluluğa alternatif olarak düzenlenmesi ve işletilmesi gereklidir.

6.      Hukuki ve somut dayanaktan yoksun, gerekçesiz tutukluluk kararları verilmemeli, hüküm verilene kadarki süre içerisinde tutuklamaya karşı gerçek ve etkili başvuru yolları öngörülmeli, aynı süreç içerisinde haksız tutuklamalara karşı tazminat hakkı etkili bir şekilde işletilebilecek bir yapıda düzenlenmeli.

7.      Tutuklama kararlarının gerçek anlamda denetimi yapılmalıdır.

8.      Haksız tutukluluk kararı veren hâkimlerin sorumluluğuna gidilebilmesi bir yaptırım mekanizması olarak düzenlenmelidir. 

9.      İddianameler hukuka uygun ve ivedilikle hazırlanmalıdır. 

10.  Gizli tanık, dosya içeriğinin gizli tutulması gibi gizli soruşturma usulleri, adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak silahların eşitliği ilkesinin hayata geçirilmesini sağlayacak şekilde değiştirilmelidir.

11.  Gözaltı sırasında darp eden, işkence yapan, kötü muamelede bulunan kamu görevlilerinin yargılanmasının önündeki yasal ve fiili engeller kaldırılmalıdır. 

12.  Cezaevlerindeki keyfi disiplin cezaları son bulmalıdır.

13.  Tutuklu öğrencilerin eğitim materyallerine ulaşımı kolaylaştırılmalıdır.

14.  Sınavlara girişteki nakil/ulaşım masrafları kamu bütçesinden karşılanmalıdır.

15.  Öğrencilerin sınava girme ve eğitimlerini sürdürme hakları “güvenlik gerekçesi” gibi Üniversite yönetimlerinin elinde keyfiliğe varacak şekilde kullanılabilecek araçlar ile engellenmemelidir. 

16.  Sınava getirilen öğrenciler Terörle Mücadele Kanunu dışındaki mevzuat kapsamında tutuklananların yanına konulmalıdır. Güvenlik gerekçesiyle hücreye koyma uygulamasından vazgeçilmelidir.

17.  Akademisyenleri öğrencilerinin polisleri ve yargıçlarına dönüştüren ve öğrencileri makbul vatandaşlar olmaya zorlayan YÖK’ün disiplin yönetmeliği kaldırılmalıdır.

 

 http://www.mechulogrenci.com/

                   

Reklamlar
Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

  • Son yazılar

  • Kategoriler

  • TUTUKLU ÖĞRENCİLERLE DAYANIŞMA İNSİYATİFİ

  • GIT TÜRKİYE

    CİHAN KIRMIZIGÜL İLE İLGİLİ BASIN AÇIKLAMASI

    Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Kırmızıgül, 22 aydır Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunmaktadır. Bir süpermarkete yönelik gerçekleştirilen Molotof kokteylli bir saldırıdan iki saat sonra, olay yerine yakın Kağıthane’de otobüs beklerken, saldırıya katılmış olduğuna dair hiçbir somut delil bulunmaksızın, zor kullanılarak gözaltına alınmıştır. O gün boynunda taşıdığı ve polis tarafından Kürt hareketiyle özdeşleştirilen “poşu”, gözaltına alınması için öne sürülen tek suç unsurudur. Bir gizli tanık tarafından “giysilerinden” teşhis edilmiş, fakat bu tanık, daha sonra ifadesini geri çekmiştir. Suç delillerinin zayıflığına işaret eden savcı, Kırmızıgül’ün beraatini istedikten sonra görevden alınmıştır. Mahkemenin 16 Kasım 2011 tarihinde gerçekleştirilen son duruşmasında tutukluluk halinin uzatılmasına karar verilirken; yeni savcı, Terörle Mücadele Kanunu kapsamında “terör örgütü üyesi olmak” suçundan, Kırmızıgül’ün 15 ila 45 yıl hapis cezasına çarptırılmasını istemiştir. Tutuklu kaldığı bu iki yıl boyunca Cihan Kırmızıgül yalnızca bireysel özgürlüklerinden değil, aynı zamanda üniversitede aldığı eğitimi sürdürme hakkından da mahrum bırakılmıştır.

    Galatasaray Üniversitesi’nde görevli onlarca öğretim üyesi, Cihan Kırmızıgül’e verdikleri desteği kamuoyuna duyurmuştur. Bu vaka, talep edilen cezaların ağırlığı ve terörle mücadele kanununun yol açtığı keyfi uygulamalarla, Türkiye’de adaletin içine düştüğü ideolojik ve baskıcı gidişatı gözler önüne sermektedir. “Türkiye’de Araştırma ve Eğitim Özgürlüğü” Uluslararası Çalışma Grubu (GIT), uluslararası kamuoyunun dikkatini Cihan Kırmızıgül davasının 9 Aralık 2011’de İstanbul’da yapılacak duruşmasına çekmektedir. Çalışma Grubu, 22 yaşındaki bu öğrenciye isnat edilen suçların mahkeme tarafından adil bir yargılama ve somut delillerle ortaya konmasını, aksi halde Kırmızıgül’ün derhal serbest bırakılmasını ve hakkındaki tüm iddiaların düşmesini talep etmekte ve bu doğrultuda, “Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi” (TÖDİ) ile birlikte davanın takipçisi olmaktadır.

    GIT TÜRKİYE
    Türkiye'de Araştırma ve Eğitim Özgürlüğü” Uluslararası Çalışma Grubu

    www.gitinitiative.com
    http://git.over-blog.com/

    git.initiative@gmail.com

  • ARŞİV

  • Ziyaretçi Sayısı

    • 13,547
%d blogcu bunu beğendi: